Abgelehnt

Çarşamba, Ağustos 5, 2026

Kaç duygunun ve gerçeğin habercisi olmuştu Feride bu masada? Okuldan gelen notları çevirmişti, kira sözleşmelerini, hastane kâğıtlarını… Kelimeleri olduğu gibi Almancayla Türkçe arasında güvenle taşımıştı. Bir dilden diğerine, eksiltmeden, eklemeden. Ama bu sefer kelimeler çok ağırdı ve düştükleri yerde bir şeyleri kırıp dökeceklerdi.

     Kapının önünde ayakkabılar vardı; annesininkiler aceleyle çıkarılmış gibi yan yatıyordu, babasınınkiler her zamanki gibi birbirine paralel, sessiz bir disiplinle kapının eşiğinde duruyordu. Feride, zile basmadan önce derin bir nefes aldı. İçeride konuşulanları tahmin edebiliyordu. Yarım Almanca cümleler, araya sıkışan Türkçe kelimeler ve en sonunda ona beklentiyle dönecek bakışlar. Kapı açıldığında gerçekten de tahminleri onu yanıltmadı. “Ausländerbehörde’den cevap gelmiş, bi bak bakalım ne diyor kızım?” dedi annesi. Sesi hem umutlu hem tedirgindi. Babasıysa sadece başını sallamakla yetindi, gözlerini kaçırarak. Feride içeri adım attı, montunu çıkarmadan önce bir an duraksar gibi oldu. Kaçmak istediği, çıkmaza giren bir sorumluluğa doğru yürüyordu ne de olsa.

      Bu evde hep aynı rolü oynadığını düşündü. Kelimelere anlam veren, onları taşıyan, dillerin arasında köprü olan ama hiçbir zaman tam olarak bir dile ait olmayan bir çocuk. Masadaki kâğıtları eline aldığında kalbi çok hızlı atıyordu. Almanca yazılmış uzun bir paragraf ve altında umutla bekleyen iki çift göz. Feride, cümleyi zihninde çevirmeye başladı. Ama bu kez kelimeler sadece art arda dizilmiş harflerden ibaret değildi. Söylerse kocaman bir hayat etkilenecekti. Söylemezse de gerçekleri değiştiremeyecek sadece onları bekleyen hayal kırıklığını erteleyecekti.

“Ne yazıyor?” diye sordu annesi. Feride başını kaldırdı. Bir an sustu. Ve ilk kez, hangi dili konuşacağına değil, hangi gerçeği seçeceğine karar vermesi gerektiğini anladı. Memlekette anneannesiyle kalan abisi Asaf’ı Almanya’ya getirebilmek için aile birleşimi başvurusu yapmışlardı. Aylardır cevap beklemelerine rağmen içlerinde diri tutmaya çalıştıkları bir umut yatıyordu. Şimdiyse Feride’nin elinde, Almancanın acımasız ve keskin diliyle yazılmış gerçekler vardı. Asaf henüz on beş yaşındaydı. Yaşına göre fazlasıyla olgun, zeki ve dayanıklı bir çocuktu. Onu Erzurum’da bırakmışlardı. Hem düzeni bozulmasın, eğitimine devam etsin diye hem de Almanya’ya gelişlerinin geçici olacağını düşündükleri için. Nasıl olsa bir iki yıl çalışıp geri döneceklerdi. Ferideyse gurbet yolculuğu başladığında henüz bebekti. Ama gel gör ki aradan on yıl geçmişti. Feride artık o kundaktaki bebek değil; evin içinde iki dil arasında gidip gelen kelimelerin uzmanı, evin küçük tercümanıydı.

Feride’nin parmakları kâğıdın kenarında çaresizce gezindi. İnce, resmî fontlarla yazılmış cümleler gözünün önünde duruyordu. Her kelime yerli yerinde, her ifade soğuk ve kesindi. “Almanlara yakışır şekilde.” diye aklından geçirdi. Üstte Braunschweig, altında tarih ve ortada tek bir kelime: abgelehnt.

Yutkundu. Annesi hâlâ ona bakıyordu. Gözlerinde aylarca biriktirdiği umut ve beklenti, sanki birazdan damla damla dökülecekmiş gibi titriyordu. “Asaf ne zaman gelecek?” diye sormadı bu kez. Sadece baktı. Feride, mektubu bir anlığına aşağı indirdi. Kısa bir an için olsa da sanki sadece bakışlarını değil, kendini de cümlelerdeki gerçeklerden kaçırabilecekmiş gibi. Başvurunun reddedildiğini nasıl söyleyebilirdi ki annesine. Gözleri mutfak masasının üzerindeki çatlaklara kaydı. Kaç hayal kırıklığı, hüzün, mutluluk saklanmıştı bu masanın çatlaklarına? Kaç duygunun ve gerçeğin habercisi olmuştu Feride bu masada? Okuldan gelen notları çevirmişti, kira sözleşmelerini, hastane kâğıtlarını… Kelimeleri olduğu gibi Almancayla Türkçe arasında güvenle taşımıştı. Bir dilden diğerine, eksiltmeden, eklemeden. Ama bu sefer kelimeler çok ağırdı ve düştükleri yerde bir şeyleri kırıp dökeceklerdi. Henüz on yaşındaki küçük bir kız çocuğu bu cümleleri taşıyabilir mi ki? Dökülenleri toplayabilir mi?

       “Eksik belge varmış.” dedi sonunda.

      Cümle ağzından çıktığı anda odadaki hava değişti. Annesinin omuzları hafifçe gevşedi. Sesli bir iç çekiş yankılandı mutfağın soğuk duvarlarında. Babası derin bir nefes aldı, sanki haftalardır tutuyormuş gibi. “Ben demiştim.” dedi annesi, sesi bir anda canlandı. “Olur bu iş Allah’ın izniyle. Biraz daha sabır…” Feride başını salladı. Kâğıdı katladı, zarfın içine geri koydu. Parmakları titremesin diye sıkıca bastırdı. Gözlerinden süzülmeyi bekleyen yaşları odasına varana kadar sakladı. O akşam annesi, Erzurum’u aradı. Uzun uzun çaldı ve sonunda anneannenin sesi duyuldu. Uzak, cızırtılı ve özlem dolu. “Anneciğim, Asaf’a söyle,” dedi annesi, “az kalmış. Geliyor artık.” Feride kapının ardında başını eğdi. Telefonun diğer ucunda abisinin sesini duymayı bekledi. Ama gelmedi. Belki dışarıdaydı, belki ders çalışıyordu, belki de kar yağmıştı da sobanın başında oturuyordu. Feride gözlerini yumdu.

      Onu en son, memlekete gittiklerinde gördüğü hâliyle düşündü: Kapının önünde dururken, “Abim, çabuk gelirim ben de.” derken. Şimdi o cümle, Feride’nin içinde yankılanıyordu. Yıllardır ümitle tutunduğu o cümle, artık göğsünde bir yumruk gibi canını yakıyordu. Ve ilk kez, bir dili çevirmekten daha zor olan şeyin, bir gerçeği saklamak olduğunu anladı.

 
 


İlgili Haberler

telve
Telve

Kaç duygunun ve gerçeğin habercisi olmuştu Feride bu masada? Okuldan gelen notları çevirmişti, kira sözleşmelerini, hastane k

Çarşamba, 05 Ağustos 2026

telve
Telve

Telve Dergisinin 20. Sayısı Çıktı!

Perşembe, 30 Temmuz 2026

her-boydan
Her Boydan

Isparta'da o dönem tek Angolalı olmamın, beni gerçek “başrol” yapmak için olduğuna inanarak yaşamak zorunda kaldım. Çünkü bi

Çarşamba, 29 Temmuz 2026