Eşikten Geçemeyen Yazar: Wolfgang Borchert

Çarşamba, Haziran 24, 2026

Uyanmanın vakti gelmedi mi? Ömrünün son günlerini sayarken dahi ümidini kaybetmeyen Borchert gibi inatçı bir umut ve “hatırlayan” berrak bir niyetle… “O evleri” kurmanın vakti gelmedi mi? Savaş ve soykırımın karanlık yüzünü müşahede etmiş seslerin hayır dediği her şeye, Borchert’in hayır dememizi istediği her şeye bas bas bağırarak evet diyen bir Almanya ve evet diyen herkese göz yuman, yankısını kaybetmiş bir dünyadan sesleniyorum: Cevap veren var mı?

Çünkü biz hayır diyenleriz. Fakat çaresizlikten değil. Bizim hayırımız bir protestodur... Çünkü hiçliğin içine yeniden bir ‘evet’  kurmak zorundayız, evler kurmak hayırımızın özgür havasına, uçurumların, kraterlerin, toprak çukurlarının ve ölülerin açık      ağızlarının üzerine: evler kurmak nihilistlerin süpürülüp boşaltılmış havasına, ahşaptan ve beyinden, taştan ve düşünceden evler.

 Wolfgang Borchert

Dört duvarı ev yapan nedir? Geçtiğimiz anda sırtımızdaki tüm yükleri, zihnimizdeki fazlalıkları, dünyayı bir “Allahü ekber” misali geride bıraktıran o eşik hangi kapının eşiğidir? Ve Borchert’ı o eşiğin ötesine, “kapıların dışına savuran” neydi?

İkinci Dünya Savaşı sonrası Yıkıntı Edebiyatı’nın (Trümmerliteratur) önemli yazarı Wolfgang Borchert, 1921 yılının ilkbaharında Hamburg’da bir öğretmen ile bir yazarın çocuğu olarak dünyaya geldi. Naziler iktidarı ele geçirdiklerinde on iki, İkinci Dünya Savaşı başladığında on sekiz, Doğu Cephesi’ne gönderildiğinde yirmi, ilk eseri yayımlandığında yirmi dört, cephede yakalandığı hastalıkların sonucunda karaciğer yetmezliğine yenildiğinde ise yirmi altı yaşındaydı.

Ömrü senelerle, seneyi üç yüz altmış beş gün ile ölçen bu sistemde, beklenilenden düşük fakat her yaş ve başın ciddiyetini kendi gediğine koyduğundan bir o kadar da güçlü birkaç rakamla özetlenebilen bu hayat hikâyesinin ışığında “ev” ve “yurt” mefhumlarını incelemek için önce Borchert’ın merceğinden “evsizliği” ve “yurtsuzluğu” idrak etmemiz gerekir:

“Tanrısız yaşıyoruz, bir dam altından, vaatlerden, kesinliklerden yoksun, birtakım güçlerin eline bırakılmış, yitik. Siste dikilmiş duruyor, izleyecek bir yol bulamıyoruz, burunların, kulakların ve gözlerin ırmağında bir yüzden yoksun. Bir yankıdan yoksun dikiliyoruz gecede,  … bir kapıya hasret karanlıkta dikiliyoruz aysız, yıldızsız, ince hastalığa tutulmuş̧, sefil, fenerlerle aldatılmış̧. Bir cevaptan yoksun  yaşıyoruz. Bir evetten yoksun. Bir yurttan, bir elden yoksun. …Oysa gülüyoruz. Yarına inanıyoruz oysa. Ama bunun nasıl bir yarın olduğunu bildiğimiz yok. Güveniyor, bel bağlıyoruz yarına. Oysa bize böyle bir yarın için söz veren olmadı. Sesleniyor, yalvarıyor, yarın yarın diye haykırıp duruyoruz. Ama kimse çıkıp bize bir cevap vermiyor.”

Cevapsız kalan haykırışların, sisli yüzler ve karanlık yolların ortasında yani kısacası bu dünyada insan; varlığının farkına ancak bir yankıyla, bir yansımayla varabilir. Gözlerinin içine baktığı insanın yüzündeki tebessüm yahut sadece o gözlerdeki akis bir yansımadır mesela, aldığı ve alamadığı her cevap bir yankı. Birbirimize ayna olmakla hem görevlendirilip hem müjdelendiğimiz bu dünyada kişi yeterince dikkat ve rikkatli olduğunda dile getirilmeyen düşüncelerin dahi yansımalarını görür, yankılarını duyabilir. Başkalarının olduğu kadar kendi düşüncelerinin de. Fakat yansımasını görmedikçe cisminden, yankısını duymadıkça sesinden bihaber kalır; kendine dair bir delil bulamaz.

Kendini bilmek, nereye ait olduğunu bilmekle müsemmadır. Aidiyet kimliktir. Bir insanla tanıştığımızda ilk önce evini sorar, yurdunu merak ederiz. “Memleket nere?” deriz. Bu, “Kimsin?” demeye, “Adın ne?” sorusundan daha yakın durur.

Bir insanı “toprağıyla” tanımlar, “dört duvarıyla” tanırız biz. Bu cümleyi eş anlamlılarıyla sayısız biçimlerde tekrar kurabiliriz:

Bir insanı “kökleriyle” tanımlar, “sınırlarıyla” tanıyabiliriz.

Bir insanı “yurduyla” tanımlar, “eviyle” tanıyabiliriz…

Bir insanı “yaradılış maddesiyle” tanımlar, “verdiği ilk söz” ile tanıyabiliriz.

İnsan ise kendini ancak “verdiği ilk sözü” hatırlayarak tanıyabilir. Borchert “Tanrısız yaşıyoruz.” derken bu eksikliğe işaret ediyor belki de. Bu anlamda insanın doğru kapıdan, ait olduğu eşikten geçmesi kendini tanımasıdır. Kendini bilenlerin eşikte kalakalmalarının sebebi bu mudur? Onlar artık ne girmeyi      ne çıkmayı mesele ederler. Kapı kâfidir, eşiğini yurt edinirler. Zira bir ömür çıkıp gitmeyi beklerler. Burayı yurt sayanların aksine eşikten girmeye çalışmaz, çıkmak için izin beklerler. Eşikte olmak yolda olmaktır. Eve varmak “hatırlamaktır”.

Borchert ise eserlerinde hâkim olan bir kapı motifi söz konusuyken eşiklerden bahsetmez. Belki de eşikte durur ve yazar fakat kendi eşiğini sevemeden, evini kaybedip tekrar bulamadan, kimliksizleştiren bir savaşın yaralarıyla genç yaşta göçer bu dünyadan. Cepheden arkadaşına gönderdiği bir mektupta, “Nazi rejiminin tek tip saç modeli, tek tip karakteri ve vasatlığıyla geçen bu yıllardan sonra büsbütün çılgın bir şey planlayacağım!”  diye seslenir gelecek yıllarına. Bu bir çığlıktır. Aynılaştıran, aynılaştırdığı için kimliksizleştiren –yani evsizleştiren– bir savaşın duyulmayan protesto çığlıkları. Bu Salı öyküsünde ise bir ilkokul çocuğunun bakış açısıyla anlatır zoraki ayniyetin getirdiği görünmezliği, yalnızlığı, evsizliği: “Savaşta herkesin babası askerdir.” 

Defalarca cepheye gönderilmiş, muhtelif sebeplerden ötürü tutuklanmış, tam çürük raporu alacakken kendini yeniden cephede bulmuş, yine tutsak olarak nakil esnasında Fransızların elinden kaçmayı başarıp Hamburg’a, evine dönebilmek için ağır rahatsızlıklarına rağmen altı yüz kilometre yürüyen genç bir yazarın ev ve yurt mefhumlarına atfettiği önem ve özen yadsınamaz nitelikte. Ona altı yüz kilometreyi adımlatan derin özlemi (Heimweh) anlamak için önce savaşı ve savaşın Borchert’ı nasıl değiştirdiğini anlamamız elzem.

Savaş öncesi Borchert, Rilke ve Hölderlin gibi idollerinin ayak izlerini takip etmeye çalışan ümitvar, yumuşak mecazlarla bezenmiş, aşka, dostluğa ve yarınlara inanan bir üslup ile çıkar karşımıza. İlk şiirini (Reiterlied) on yedi yaşında yerli gazetede (Hamburger Anzeiger) yayımlar ve aynı yıl içerisinde biri komedi eseri olmak üzere tiyatro oyunları da kaleme alır. Komedi oyunuyla Nazi rejimini ironik bir dille eleştiren Borchert kısa süre sonra kendini cephede bulur. Fakat burada da tutsaklık ve hastalığını fırsat bilip yazmaya devam eder.

Kısa süreli yazın hayatını işgal eden tek şey savaş, aldığı yaralar, yakalandığı hastalıklar ve küllerinden doğması gereken yıkılmış bir toplum olur. Ölüm endişesi, açlık, soğuk ve daha da önemlisi umutsuzluk; yazarı ontolojik anlamda hayatla hesaplaşmaya ve varoluşsal bir bunaltıya sürükler. Mevzubahis hesaplaşma en bariz şekilde savaştan sonra evine dönen “Beckmann” karakterinde can bulur. Yazarın ölümünden bir gün sonra ilk kez gösteriye çıkan eseri Kapıların Dışında, savaştan dönen bir askerin toplumun dışına itilmiş yalnızlığını anlatır:

“Onlar yurtlarına dönerler, ama evleri barkları kalmamış ki yurtlarına kavuşsunlar. Artık onların yeri kapıların dışıdır. Onların Almanya'sı dışarısıdır, gece vakti yağmurda sokak.” 

Savaş sonrası Almanya’ya bir şimşek gibi düşen eser, cepheden evine döndüğü hâlde evsiz kalan bir gencin (Beckmann) Nazi rejimi ve savaşın sonuçları altında hiçbir iyileşme umudu olmaksızın nasıl ezildiğine dair acımasız ve çıplak bir bakış sunar. Beckmann, Borchert’in ta kendisidir. Yurduna geri döndüğü hâlde yurtsuz kalan Borchert, savaş sonrası Almanya’nın normalleştirilmiş, alışılmış ölü bedenlerinin arasında ve üzerine kapanan “kapıların dışında” edebiyatı yeniden ayaklandırır. Şiir ve yazılarındaki romantik içtenliği, ahlaki bir netliğe dönüşür:

“Artık natürmortlara da ihtiyacımız yok. Hayatımız gürültülü. Grameri yerli yerinde şairlere ihtiyacımız yok. Doğru gramere sabrımız yok. Bize o sıcak, kısık, hıçkırıklarla boğuk duyguyu taşıyanlar gerek. Ağaca ağaç, kadına kadın desinler ve evet desinler, hayır desinler: yüksek sesle, açık seçik ve üç kere; üstelik dilek kipine başvurmadan.” 

Gerçekleri dile getirmenin yükümlülüğü artık her şeyden daha ağır basar. Fakat Beckmann’ın dolaysız şiirine karşın  -kabare direktörü gibi- herkes sağır, kör ve dilsiz olmaya gönüllü, kimse gerçekleri duymak istemez: “Herkes birdenbire gerçeği söylemeye kalkışsaydı hâlimiz neye varırdı? Bugün gerçeğin birazını bile öğrenmek isteyen var mı? Ha? Var mı?” 

Yirmili yaşlarında genç bir yazarın sesi artık savaş ve soykırıma hayır diyen herkesin sesi hâline gelir. Öznel bakış açısı, kolektif suç duyurusuna dönüşür. Öyküleri arasında bir gezintiye çıktığımızda görürüz ki Borchert, oldukça kısa yazın hayatında dikkatine ilişen her cana ses olmuş, her eve girmiş ve bu kısa süre içerisinde girdiği her evin hikâyesini ölümsüzleştirmiştir. Bu noktada belki de asıl soru şudur: Onca imtihan arasında kendinden çıkıp sayısız eve giren birinin “tek bir evi” olabilir mi?

Ama "Fareler Uyurlar Geceleyin" öyküsünde yazar, evine düşen bir bomba sonucunda kardeşini kaybeden küçük bir çocuğun sesi olur. Okulda farelerin insan bedeni yediğini öğrenen çocuk, kaybettiği kardeşini korumak için yıkıntıların arasında gece gündüz nöbet tutar. Fakat öyle yorgundur ki farelerin geceleri uyuduğunu söyleyen kişiye inanmaya çoktan razıdır. Masumiyet kokan bu öyküde Borchert, evleri yerle bir olsa da birbirlerinin yurdu olmayı başaran iki kardeşi resmeder.

Hakikaten kapıların dışında kalmış birinin asla yazamayacağı bir diğer öyküyse şüphesiz "Ekmek" öyküsüdür. Borchert, savaş esnası ve sonrasındaki kıtlığı ve yoksulluğu yaşlı bir karı kocanın ekmek paylaşımı üzerinden muhteşem bir hassasiyetle anlatır. O geceye kadar üçer dilim ekmek yerlerken  adam dayanamayıp gece vakti gizlice bir dilim ekmek daha yemek için mutfaktadır. Hanımı bir ses ile uyanıp mutfağa girdiğindeyse adam tabaktaki kızarmış ekmeği görmemesi için çekingen bir laf kalabalığına başvurur. Eşi, ekmeği gördüğünü düşünmemesi için mahcubiyetle mutfağın ışığını söndürür: “Işığı söndürmeliyim, yoksa tabağa bakmadan duramayacağım, diye düşündü. Oysa tabağa bakmamalıyım.”  Ertesi gün akşam yemeğinde adamın tabağında dört, onun tabağında ise iki dilim ekmek vardır. Adam bunu mahcubiyetle ve ısrarla reddetse de kadın midesini rahatsız ettiğini öne sürerek onu ikna eder. Borchert için evde olmak böyle bir şeydir: herkes her şeyin farkındayken sessiz bir asaletle eşinin mahcubiyetini taşımak…

Bir başka hikâyede ise evinden geriye kalan son şeyin mutfak saati olan bir adam, hatıralarıyla hesaplaşır. Borchert gece vakti dönülecek bir ev ve istisnasız her gece bir bekleyenin olmasını “gerçek cennet” olarak tanımlar. Yeniden görürüz ki Borchert için “anne, aile ve hatıralar”, dört duvarı ev yapan şeylerin başında gelir.

Beckmann karakterinin de kendisi de dahil olmak üzere onca ölümün mesuliyetini üstlenmesi gereken herkesle, binbaşı vasıtasıyla iktidarla, direktör vasıtasıyla gözlerini yuman tüm insanlarla, kendisini yutmak istemeyen Elbe nehriyle, artık her şeye hayır diyen Borchert’a karşın ümidini kaybetmeyerek evet diyen “öteki adam” yani iç sesiyle ve hatta ölümün kendisiyle dahi hesaplaştıktan ve “öldürülen gerçekleri” haykırdıktan sonra tek gitmek istediği yer evidir:

“BECKMANN: Cadde kan kokuyor, çünkü gerçeği öldürdüler, ve bütün kapılar kapalı. Ben evime gitmek istiyorum, ama bütün sokaklar karanlık. Yalnız aşağıya, Elbe’ye giden yol aydınlık. Ah ne iyi, o yol aydınlık!

ÖTEKİ: Dur, Beckmann! Senin yolun bu yol. Bu yol eve gider. Sen evine gitmelisin, Beckmann. Baban odada bekliyor. Annen kapıda. Adımlarını sesinden tanıdı.

BECKMANN: Allahım! Evet! Evet, ben evime gitmek istiyorum. Anneme gitmek istiyorum! Sadece anneme gitmek istiyorum. Anneme...

ÖTEKİ: Gel. Senin yolun bu yol. İnsan en önce gitmesi gereken yeri en sonra hatırlar.”

Bu sahneye kadar kapıların hepsi gıcırdayarak açılır, çarpılarak kapanır. Sesler âdeta okurun kulağında yankılanır, her sahnede dışarıda kalmışlığı hissettirir. Beckmann savaştan döner dönmez hanımının yanına gider, fakat onu başka bir adamla bulması yetmiyormuş gibi karısının kendisine hitap şekliyle kimliksiz ve evsizliği yüzüne vurulur: “Yurduma dün döndüm. Bu bir felaket oldu. Üç sene, az değil, bilirsin. Karım bana Beckmann dedi. Sadece Beckmann. Düşün ki aradan üç sene geçmişti. Bir masaya masa deriz ya, tıpkı onun gibi, Beckmann dedi. İskemle Beckmann! Kaldır şunu, Koltuk Beckmann! İşte bunun için benim kendi adım yok artık, anladın ya!”

Diğer bölümlere karşın kendi evine geldiği sahne “Bir ev. Bir kapı. Beckmann.” tasviriyle açılır. Bir tek o kapı gıcırdamaz, çarpmaz, üzerine kapanmaz. Artık sessizlik hâkimdir. Ev, sessizliğin eğreti durmadığı yerdir. Bu kapının ardında ona ismiyle hitap eden, onu adımlarının sesinden tanıyan anne ve babasını görmeyi, annesinin sadece “Gene mi geç vakit?”  diyerek onu eve almasını, nihayet evine varmayı ümit eder. Fakat Borchert okura gerçeklerden başka hiçbir şey sunmamaya yeminlidir: Beckmann’ı bu kapının ardında da ölüm karşılayacaktır. Bu kez Beckmann kendi isteğiyle dışarıda kalır, zira anne ve babasının kaybıyla o ev de yurt olmaktan çıkmıştır:

“BECKMANN: (Yavaş, ama korkunç derecede tehditkar bir sesle.) ‘Derhâl kaparsanız iyi olur sanırım, derhâl! Hem de kilitleyin. Kapınızı derhâl kapayın, size söylüyorum! Kapayın!’     

…ve üzerine kilitlenen kapılar ardında Beckmann, evini ve mesul hissettiği ölümleri unutmayarak yaşatacağına söz verir: ‘ Seni unutmayacağım.’      

‘Yolunu şaşırıp dünyaya düşmüş’ ruhlar olduğumuzu iliklerine kadar anlayan Borchert’in hiçbir zaman yurt edinemediği bu dünyaya yalnızca bir çift sözü kalır: ‘Hayır de!’” Sahip olduğu tek hakikatin yurt edinilemezliği olan dünyaya vasiyet gibi bir manifesto bırakır: “Sen, makinenin başındaki adam, atölyedeki adam. Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp, miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!” 

Bu şiirsel manifestonun sonunda, insanlar savaşa “Hayır!” demedikleri taktirde olacakların tüyler ürpertici betimlemesi karşılar bizi:

“Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızlarının altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve işsiz kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN? Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı sığınaklarına çarpıp parçalanacak… eğer hayır demezseniz!”

Günümüz Almanya’sının dört duvarına çarpa çarpa yankılanan, fakat onun da tüm dünya gibi tek birine dahi kulak vermediği bu “Hayırların” gölgesinde acaba diyor insan; Filistin, Bosna, Doğu Türkistan ve daha niceleri dururken gerçeklerden başka bir şey yazma lüksümüz var mı?

Borchert için yoktu. Az bir zamanının kaldığının farkında olan yazar, yirmi altı senelik kısa ömrünün savaştan sonraki yaklaşık iki senesini âdeta nefes alır gibi gerçekleri ve sadece gerçekleri, hep gerçekleri yazarak geçirdi. En azından geleceğin Almanya’sını ve dahi dünyasını yurt edinebilecek bir nesil için, savaş ve soykırımın geride bıraktığı hiçliğin içine “yeni evler kurmak” zorundaydı: “Ölülerin açık ağızlarının üzerine ve nihilistlerin süpürülüp boşaltılmış havasına, ahşaptan ve beyinden, taştan ve düşünceden evler.”

Biz kurmazsak, sen kurmazsan, ben kurmazsam onların ellerine kalıyor. Düşüncelerini tuğla tuğla kuruyorlar etrafımıza. Yurdumuzu elimizden alıyor, evlerimize giriyorlar. Ama buyur eden bizleriz! Uyuşan bizler, evine sahip çıkmayan, kanla başla çıkanın da sesine yankı olamayan bizleriz. Sahip çıkanlar, biz yankı olamadık diye seslerini mi kaybediyor? Hayır. Zira hatırlıyorlar. “Verdikleri ilk sözü hatırlayarak” dimdik durmaya devam ediyorlar. Hatırlayanın yankıya ihtiyacı yoktur, zira eman delil istemez. “Teslim delil istemez.” Lakin üzerimize düşeni yapmayarak kaybeden biz oluyoruz. Kendi çıkardığımız yangının yankısına sağır, kör, dilsiz olmamak da hatta yankıyı duymak yetmez bizatihi o yankının ta kendisi olmak da “hayır demek” kadar bizim elimizde.

Yokluk aynadır, âlem o aynadaki akis, insan da o aksin gözü gibidir. Ayna karşısındakiyse o göz içinde gizlenmiştir.”  der Şebüsterî. Şimdi bu cümlenin bir ucunu olduğumuz yere bırakıp uzun bir yürüyüşe çıkalım. Yürürken varlığa ait her şeyi idrak etmeye çalışalım. Varlığı neye izafetle idrak ediyoruz? Peki ya yokluğu? “Eşyada aslolan ibahadır yahut existence is better than non-existence” dediğimiz nokta burası mı? Bir evin duvarına yaslanıp cümlenin diğer ucunu da oraya bırakalım. Yelpaze gibi açılsın mana, genişledikçe genişlesin kelimeler, her bir harfin kıvrımlarına eğilip kavramaya çalışalım. Belki de kavramak için tutmak şart değildir. Belki de tam aksine akıp gitmelidir. Kesin olan şu ki kavramak elin işi değildir… Harf ile marufu yüzdürmeye mi çalışıyoruz? “Hangi gemiye sığar ki kızıl deniz?” Olduğu kadar. Yeter ki kavramayı başka ellere bırakmayalım… anlayanlar elbet aramıştır, kavrayanlar elbet bir el uzatmış.

Âlem insana yokluk aynasından yansır diyor Şebüsterî. Varlığa ait her şey, bu yokluk aynasında bir suret, bir yansıma olarak görünür. İnsan da bu aksin gözüyse eğer, yokluk aynasından varlığı da gözü içine gizleneni de kavrama istidadı ona bahşedilmiş demektir. Yani aslen, özü gereği doğru zaman ve mekândadır. Âlem, varlık ve yokluk insanın gözüne raptedilmiştir. İnsanın da insana raptolduğu cevher, gözyaşı değil miydi? Fakat her şeyin bolluk ve bencillikten yana olduğu yokluğu bırakın, aza hasret kalınan bu sistemde insan gözüne raptedilmiş istidadı dahi kullanamaz hâlde. Âlemi, kendini, aslolan varlığı yansıtabilecek her şeyinden vazgeçmeye çoktan alışmış: Yokluk aynası kırılmış, kalbi kararmış, zihni bulanmış. Ne görüyor  ne duyuyor ne de hatırlıyor.

Uyanmanın vakti gelmedi mi? Ömrünün son günlerini sayarken dahi ümidini kaybetmeyen Borchert gibi inatçı bir umut ve “hatırlayan” berrak bir niyetle… “O evleri” kurmanın vakti gelmedi mi? Savaş ve soykırımın karanlık yüzünü müşahede etmiş seslerin hayır dediği her şeye, Borchert’in hayır dememizi istediği her şeye bas bas bağırarak evet diyen bir Almanya ve evet diyen herkese göz yuman, yankısını kaybetmiş bir dünyadan sesleniyorum: Cevap veren var mı?

Telve'nin 19. sayısını okumak için tıklayın. 

Telve'nin bütün sayılarını okumak için tıklayın. 

    


İlgili Haberler

telve
Telve

Uyanmanın vakti gelmedi mi? Ömrünün son günlerini sayarken dahi ümidini kaybetmeyen Borchert gibi inatçı bir umut ve “hatırla

Çarşamba, 24 Haziran 2026

kardes-topluluklar
Kardeş Topluluklar

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Abdulhadi Turus, Bulgaristan Müslümanları Başmüftülüğü görevine seçilen Dr. Ah

Pazar, 21 Haziran 2026

turkiye-burslari
Türkiye Bursları,Uluslararası Öğrenciler

Baykar ve YTB iş birliğiyle hayata geçirilen "Filistin Ortak Burs Programı" kapsamında, Türkiye’de eğitim görecek 200 Filisti

Cuma, 19 Haziran 2026