Türklerin Üsküp'teki Son 12 Yılında Neler Oldu? (1900-1912)
Cuma, Ekim 2, 2026
1392’de fethedilen şehir 1912’de hüzünlü, insanın içini acıtan bir şekilde elden çıkmıştı. Tarihin akışına ters yönde kürek çekilemezdi. Balkan Savaşları bunun en acı emsali oldu. Bu acıyı en saf hâliyle gösteren de nice makaleye, şiire, romana ve filme bedel bir fotoğraf karesi oldu. Fotoğrafta; Üsküp Tren İstasyonu’ndaki eski Türkçe harflerle yazılı Üsküp tabelasının indirildiği ve duvara Kiril alfabesiyle Skopje yazıldığı görülür. 5 asırlık tarihin son günü…
Bugün Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp 1991’e kadar Sosyalist Yugoslavya’nın federatif bir parçası olan Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti’nin de başkentiydi. Bir öncesinde de Yugoslavya Krallığı’nın ve Sırbistan Krallığı’nın eline geçen Üsküp Osmanlı çağlarında ise Kosova Vilayeti’nin merkezi ve Rumeli Eyaleti’nin sancaklarından biriydi. Türklerin hakimiyeti bir başka deyişle “Osmanlı çağı” tam 520 sene sürdü. İstanbul’u 573 sene önce fethettiğimizi düşününce arada çok az bir fark var. İstanbul ne kadar Türk’se Üsküp de bir zamanlar o kadar Türk’müş diyebiliriz.
1392’de fethedilen şehir 1912’de hüzünlü, insanın içini acıtan bir şekilde elden çıkmıştı. Tarihin akışına ters yönde kürek çekilemezdi. Balkan Savaşları bunun en acı emsali oldu. Bu acıyı en saf hâliyle gösteren de nice makaleye, şiire, romana ve filme bedel bir fotoğraf karesi oldu. Fotoğrafta; Üsküp Tren İstasyonu’ndaki eski Türkçe harflerle yazılı Üsküp tabelasının indirildiği ve duvara Kiril alfabesiyle Skopje yazıldığı görülür. 5 asırlık tarihin son günü…
Peki bu mukadder son yaklaşırken Osmanlı Üsküp’ünün yirminci yüzyıldaki son 12 yılı nasıl geçti, neler yaşandı? Gelin tarihte küçük bir yolculuğa çıkalım.
Bu yazının başlığını yazarken bir yerden ilham aldığımı biliyor ama nereden olduğunu hatırlayamıyordum. Kitaplığımdan ilgili kitapları indirince ilham kaynağımı hemen buldum. Üsküp doğumlu mimar Gönül Bektaş’ın 2023’te çıkan Bir Rumeli Kentinin Modernleşmesi: Üsküp 1839 – 1912 adlı harika kitabının bir bölümüydü bu. Bektaş bu kitapta Üsküp’ü modernleştiren kent planlamaları ile birlikte şehrin değişen altyapı, eğitim, sağlık, güvenlik ve bayındırlık kurumlarını anlatıyor; Üsküp’ü yirminci hatta yirmi birinci yüzyıla taşıyan dinamiklerin temellerini anlatıyordu. Biz de bu fikirden yola çıkarak Üsküp’teki kültür ve sanat hayatını, gündelik hayatın renklerini anlatmaya çalışacağız.
Yollarla, Binalarla “Geleceğe” Yatırım
Ama biraz geriye 19. yüzyılın son zamanlarına şöyle bir bakmak gerekiyor. 1873’te Selanik - Üsküp tren yolu hattı açılmıştı. 1888’de ise Üsküp - Vranje hattı açıldı. Böylece İstanbul’dan (Osmanlı sınırlarından çıkıp geri girerek de olsa) Viyana’ya giden hattın bir durağı da Üsküp olmuştu. Üsküp böylesi bir hareketliğin bereketiyle gelişen bir şehirdi. 2. Abdülhamit zamanında ise ülkenin her yerinde başlayan modern imar planlarıyla şehirleri yenileme süreci Üsküp’te de gerçekleşti.
Kısıtlı bütçeyle de olsa Üsküp’te 1900’ün hemen öncesinden itibaren yeni binalar inşa edilmiş, Telgraf ve Posta Merkezi gibi bazı yapılar da yıkılıp yeniden yapılmıştı. 1891’de kiralık bir binada eğitime başlayan Üsküp İdadisi ise kendi binasına 1904 yılında kavuşmuştur. Bu bina da 1963 Üsküp depreminde yıkılmıştır. 1898 yılında tam olarak faaliyete geçen Üsküp Darülmuallimini de taşradaki öğretmen okullarından biridir. Bu öğretmen okulunun öğretmen ve idarecileri Üsküp’te pek çok kültür, sanat etkinliğinin ve yayıncılığın merkezinde yer almışlardır. 1910 yılında bu okulun bir de rüştiye bölümü açılmıştır.
Sanayi Mektebi 1897’de açılırken 1900’lerin başında basit bir tramvay hattı da inşa edilmişti. Osmanlı Bankası Üsküp şubesi 1903’te açıldı. 1905’te Vali Mahmut Şevket Paşa kendi ismini taşıyan bir köprü yaptırmıştı. Aydınlatma çalışmaları da yine yüzyıl başında şehrin çehresini değiştirmişti.
Günümüze ulaşmayan ama bu dönemde yapılmış 1903 tarihli bir Mevlevî tekkesiyle 1911’de inşa edilmiş bir Kâdirî Tekkesi de yine kayıtlarda yer almaktadır. 1900 – 1910 yılları arasında 14 tane vakıf kurulduğu da bilinmektedir.
Bu dönemde okul, hastane, askeri bina, ulaşım hizmetleri derken Üsküp sanki bin yıl daha Türklerin elinde kalacakmış gibi devlet buraya yatırım yapıyordu. Burası nihayetinde toplamda 50 bin kişinin yaşadığı mütevazı bir şehirdi. Yine de döneminin kentsel yaşam biçimlerine yetişmiş, modern bir şehir olarak kendi imkânlarını inşa etmesini bilmişti. Burada Üsküp Tiyatrosu’na özellikle değinmeliyiz.
Tarih Sahnesinden Tiyatro Sahnesine
Şehirde tiyatro gösterisi yapmak isteyen yabancı kumpanyaların talepleri ve yerli ahalinin talepleri birleşince şehir yönetimi için bir tiyatro binası yapılması kaçınılmaz oldu. Çıkan bütçe şehrin boyunu aşsa da Üsküp’teki aydın Türk gençlerinin, Türk subaylarının, muhtemelen de İttihatçı kadroların iradesiyle 1906 yılında Üsküp Tiyatrosu açıldı. Bugün halen faal olan Makedonya Ulusal Tiyatrosu’nun temeli işte bu binadır. Daha sonraki dönemlerde yanmış, yıkılmış olsa da her seferinde yeniden inşa edilerek, sürekliliğini, geleneğini sürdürmüştür.
1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Üsküp Tiyatrosu’nun faaliyetleri artar, “hürriyet”le gelen tiyatro ilgisi Üsküp’ü popüler bir yer hâline getirir. Yine Gönül Bektaş’ın bahsettiğim kitabından özetleyerek aktarayım:
“… Gezgin tiyatro kumpanyaları gösteriler yapar, okulların tiyatro ekipleri müsamereler düzenler, korolar konser verir, film gösterimleri yapılır. Bazen yabancı ülke temsilcilikleri bu mekânda balolar tertip eder. Avrupa’dan gelen operalardan bile söz edilir. İstanbul’un tanınmış Mınakyan ve Seferiyan kumpanyaları pek çok piyes oynarlar. Altın İğne oyunu ilk kez Üsküp’te oynanır. Bir Şübban-ı Vatan grubu (Bu tamlama Vatan Gençleri demek ve özel bir örgütten ziyade dönemin gençlik oluşumlarının genel adı gibidir) Namık Kemal’in 'Vatan Yahut Silistre' oyunu sergiler. Şemsettin Sami’nin 'Besa' adlı oyunu da büyük ilgi görür.”
İsyandan ulusa çok kısa bir Makedonya tarihi
30 yıl kadar süren krallıklar çağından sonra kurulan Sosyalist Yugoslavya’nın bir parçası olan Makedonya, Belgrad’ın desteği ve kendi iç dinamikleriyle yeni bir tarih yazımına yaslandı. Aslında başka milletlerin çok eskiden ve daha uzun sürede yaptığını sadece daha kısa sürede ve yakın zamanda yapmıştı. Bugün artık hür, egemen bir Makedon ulusundan bahsediyoruz. Bundan sonra pratik olması açısından dönemin ulusal bilincinden Makedonluk ve Makedonlar olarak bahsedeceğim.
Tekrar yüzyıl başına dönecek olursak Üsküp’te olmayan, hissedilmeyen bu isyanlar 1900’lere damgasını vurmuş ve bugünün modern Makedonya’sını inşa etmiştir. Makedon tarih yazımında (elbette Bulgar tarih yazımıyla bu konuda büyük bir anlaşmazlık vardır) “İlinden İsyanı” olarak geçen ünlü ayaklanma 2 Ağustos 1903 yılında başladı Ekim ayına kadar devam etti. Hatta ömrü 10 gün süren ve Kruševo Cumhuriyeti bile kuruldu. Bütün bunlar Makedonların çok yoğun yaşadığı bölgelerde cereyan etmişti.
Üsküp’e sadece 150 – 200 km uzaklıkta kopan isyanlar Üsküp’te adeta hiçbir yankı bulmamıştı. Şehirde Türklerin hem demografik hem de idari ağırlığı vardı ve Makedonlar sadece çoğunluk oldukları yerlerde isyan çıkarabildiler. Bugün Makedonya’da “patriotski pesni” olarak bilinen yüzlerce vatanseverlik türküsü bu isyanları estetize eder, yarı gerçek yarı kurmaca olaylarla dönemin resmini çizer.
Gazeteler, Dergiler, Kitaplar
Evet, Üsküp’te Türkler bu hareketliliği haberler, anlatılar ile takip etmekte ve tedirgin olmaktaydılar belki ama kültür, sanat, matbuat işleri de hız kesmeden devam etmekteydi. Meşrutiyet’le birlikte gazete ve dergilerde adeta patlama olmuştu.
Üsküp’te Yıldız, Yeni Mektep, Arş, İleri, Enva-ı Hürriyet, Şar gibi dergi ve gazeteler vardı. Manastır şehri de yayıncılık konusunda gelişmişti. Burada çıkan Türkçe gazeteler, dergiler muhtemel ki Üsküp’e geliyordu. Süngü, Kasatura, Kur şehirlere dağılıyordu. Eğitim, ahlak, çocuk, adabı muaşeret, milli şuur, edebiyat gibi konularda yayın yapan bu mecralar Üsküp’te insanları diri tutan bir ortama hizmet ettiler.
Bu geniş yayın yelpazesinden birini seçip odaklanırsak neyin başarıldığını daha iyi anlayabiliriz. Memuriyet vesilesiyle Üsküp’te bulunan Harputlu Muallim Sadi Efendi’nin 47 sayı çıkardığı Yıldız gazetesi içeriği itibariyle dikkat çeker. 1909 – 1910 döneminde etkin olan gazetede Üsküp’teki kültürel üretimin, tarih ve siyaset bilincinin düzeyi hakkında bize bilgi vermektedir.
Üsküp Dârülmuallimîni Rüşdiyesi Müdürü Sabri Cemil Bey de Yeni Mektep dergisinin yanı sıra Yıldız’da da edebiyat ve eğitim odaklı yazılar yazar. Bu yazılara bakarak Sabri Cemil Bey’in Üsküplü Türkler için bir kanaat önderi olduğunu söyleyebiliriz. Sabri Cemil’in Yıldız’da çıkan şiirleri de vardır. Prof. Dr. Mustafa Özsarı’nın Sabri Cemil hakkında yazdığı makalede yer alan bir şiiri şöyledir:
Vardar, kamerin ince güzel nûr-ı beyazı
Altında, fısıldar durur eş’âr-ı dil-âviz
Sakin gecenin eyleyerek ruhunu tehzîl
Âtiye şitâban oluyor şerm ile mâzi
Evet bir zamanlar Üsküp’te böyle şiirler yazılıyordu. Yahya Kemal’in şehrinde, şiirin bir gücü, lezzeti, hükmü vardı. Türkler şiirle düşünüyor, şiirle amel ediyordu. Anadolu’da veya Kafkaslarda olduğu gibi. Yine Mustafa Özsarı’dan aktaracak olursak, Sabri Cemil Bey Üsküp yıllarında biri tercüme biri telif iki kitap çıkarmıştır. Kendi yazdığı Amelî Fennî Tedris öğretmenler için bir tür meslek kitabıdır ve 1910’da yayınlanmıştır. Küçük Tarih-i Umumî adlı çeviri kitap da dünya tarihi hakkındadır ve Fransızcadan tercüme edilmiştir.
Birinci Balkan Savaşı ve Kumanova Muharebesi: Üsküp’e Elveda
Üsküp ve Makedonya’daki diğer şehirlerde tedirginlik sürerken, Venizelos liderliğinde Osmanlıya karşı Balkan İttifakı kurulmuştu. Türkleri Balkanlardan söküp atmak için kurulan bu ittifakta Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ Krallıkları vardı. 8 Ekim 1912’de Karadağ, 17 Ekim’de de diğer üç devlet Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Böylece başlayan Balkan Savaşları’nın ilk muharebesi Kumanova’da Sırbistan ile Osmanlılar gerçekleşti. 23-24 Ekim boyunca süren savaşı Sırplar kazanınca Osmanlılar bozguna uğramış ve psikolojisi çökmüş bir şekilde Üsküp’ten çekildiler. Üsküp’le birlikte kaybedilen aslında 5 asırlık bir rüya ve bir vatandı. Avrupa basınında misafirlik bitti yazıları çıkıyordu. Hatta Yahya Kemal bu yazıları “biz misafir değiliz, burası bizim vatanımız” duygusuyla karşılarken bir yandan hayal kırıklığı yaşıyor bir yandan da kaybedilen vatana en hisli ağıtları yakıyordu.
Muharebe kısa sürede bitmiş, ordular dağılmış, utanç verici manzaralar görülmüştü. Firariler, geri çekilen, sağa sola dağılan; topları, silahları terk edip kaçan askerler ile mağlubiyet kesindi.
Sırplar bile zaferin bu kadar çabuk gelmesini beklemiyordu. 26 Ekim günü bir direnişle karşılaşmadan Üsküp’e girdiler. Osmanlı ordusu son bir hamleyle 16 Kasım’da Manastır tarafında bir direniş hattı kurdu ama bu da işe yaramadı. Manastır da düştü. Mustafa Kemal Paşa’nın, Ali Fethi Okyar’ın, Resneli Niyazi’nin askeri idadisinde okudukları şehir artık elden gitmişti. Resne, Ohri derken bütün Makedonya kaybedilmişti.
1912’den Sonra Üsküp ve Makedonya
Birinci Balkan Savaşın bittiğinde Sırp liderler, Müslümanların can ve mal güvenliğini garanti etmişlerdi ama bu garanti lafta kaldı. Sırp komitacılar girdikleri köylerde, kasabalarda katliam, gasp, yağma, tecavüz gibi suçlar işlediler. İnsanları kırarak ve yıldırarak göçe zorladılar. Türklerin Avrupa’dan atılması amacını taşıyan bu nüfus mühendisliğini şiddet ve terör yoluyla tatbik ettiler. The New York Times’ın Ekim 1912 – Şubat 1913 arasında bölgeden yaptığı haberler ve Leon Troçki’nin haberleri Müslümanlara karşı yapılan katliamı sıcağı sıcağına kayda geçti. 1913’ün başlarında Makedonya’da Türk, Arnavut, Torbeş, Pomak yaklaşık 35 bin Müslüman katledilmişti. Anadolu’ya büyük bir göç başlamıştı.
1878’de kaybettiğimiz ve bilincimizde 93 Harbi olarak geçen Osmanlı Rus Savaşı sonrası Anadolu’ya doğru başlayan büyük göçün bir benzeri yaşanıyordu. Mithat Cemal’in meşhur “Üç İstanbul” romanında Muharrir Adnan Bey’in kaleme aldığı, roman içinde roman olan “Yıkılan Vatan”ın şu kahredici pasajı unutulmazdır.
“Anadolu ve Rumeli ufkun iki ucunda iki ahşap konak gibi yanıyor; yangından çıkanların uçan saçlarıyla ufukta insanlar koşuyor: Doksan üç muhacirleri...
Muhacir, gideceği yer olmadan biteviye yürüyen hayalettir; adını bilmediği bir başka hayaletin ekmeğini yiyecektir. Fakat Moskof atı ve neferinin altı ayaklı vahşetle kovaladığı Türk muhacirine nisbet başka muhacirler seyyah kadar eşyalı, erzaklıdır. 93 harbinde üç şeyin hududu yoktu: Hastalığın, açlığın, vatan toprağının!..
Alevde iki göz, demirde 32 diş: Bu, Moskof ordusu, Moskof süngüsü idi! 93’te ölümün uykudan uyanmış gibi sersem bir hâli vardı: Kudurmuş kurt bile, kazalaşan kader bile ölümü bu kadar haksız bir şekle koyamamıştır. Dünyanın her yerinde aczin muhterem olan dört şekli (çocuk, kadın, hasta, ihtiyar) Moskof bayrağı altında yürüyen ölümün ilan ettiği müsavat önünde bir asker gibi demirle öldürüldü. 93 muhacirinin Edirne’de gömleği, Ayastefanos’ta eti, İstanbul’da derisi yoktu.”
Bu hazin hicret tablosu 35 sene sonra yine tekerrür etmişti. Geriye Üsküp ve Makedonya’da terk edilen hatıralar, vatan duygusu, mukadder yıkılışı hızla yaklaşan bir imparatorluğun son demlerinde acizlik, bu acizliğe rağmen vakar ve tevazuyla yapılan yatırımlar kalmıştı.
Üsküp 1900 – 1912 arasında başka bir devirdeki 12 yıla sığmayacak olaylara şahit olmuş, medeniyetler arasında el değiştirmiş, bir dünyadan bir başka dünyaya geçmişti. Bu kaderi paylaşan başka ülkelerde, başka devirlerde başka şehirler de oldu elbette. Tarih tam olarak böyledir, bunları yazar. Üsküp kaderinde evet yalnız değildir ama her şehrin de bir Yahya Kemal’i olmayabilir. Üsküp’ün her şeye rağmen talihi buradadır. Kendisi için şöyle iki beyit yazacak bir şairi vardır. Biz de bunu unutmayalım ve Üsküp’ü, Üsküp’ün bugününü sevgiyle selamlayalım.
Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!
Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.